13 Mayıs 2009 Çarşamba

geçmişe "doğru" seyahat

her şeyin ne kadar değiştiğini görmek için bir dönem çok umut yeşerttiğim, benzer umutların hala yeşerdiğini gördüğüm bir yerdeyim şu an.

genç olmakla ilgili sağlam temellere oturtamadığım kendime ait donelerim var elimde o yüzden şu an tanık olduklarım biraz yorucu, biraz üzücü, biraz da kıskançlık sebebi aslında benim için.

ne demek istediğimi size daha açık nasıl anlatabilirim diye düşünüyorum... net bir cevabı yok gerçekten. kendi tercihlerimize dayalı bir ton yanlış belki de mr. jobs'un dediği gibi ilerde dönüp baktığımda bir ton doğru ile dolu. ikinci ihtimalin doğru olmasını canı gönülden istiyorum yalan söyleyemem...

&&&

neyse güneşli bir gün bu gün; 2006 mayısındaki gibi enseler, kollar, yanaklar kırmızı:) bir kaç tanıdığa rastlamak mümkün oldu. Oysa gözün en çok aradıkları uzakta, yakında belki ama yine de uzak işte.
En çok selini aradı gözlerim, ne de olsa en uzağımda kalan o oldu 2006'dan bu yana.


beytepe & ankara

9 Mayıs 2009 Cumartesi

on....

bir
şeyler eksik,
iki
kişilik bu işte
üç
kuruşluk hesapların
dört
köşe zevklerin
beş
para etmez kalabalıkların var.
altı
üstü hayat yaşadığın ama
yedi
kuleli zindanlarda hapis fikirlerin
sekiz
yaş olgunluğunda sevgilerin ve ben
dokuz
köyden kovulacağım tüm bunları söylediğim için.
on...
ise sadece iki harfi bilinmez ama tahmin edilebilir sonların..

fsa...

22 Nisan 2009 Çarşamba

"boş bakış" açısı

şu an etrafımda ve hayatımda cereyan eden "kontrolsüz yuvarlanıp gitme" haline ilişkindir diyeceklerim.

Gözümü kapattığım anda karanlığa hücum eden binlerce rengarenk imajla savaşıyor algım. İşte budur tam olarak baş ağrılatrımın sebebi. Dore ayakkabı, üzerine bir kürsü, üzerine para birimleri, üzerine yüksek ses, üzerine telefon kabloları, üzerine birbiri üstüne gelen mailler, iki parmak arasında çevrilen kalemin masaya değdikçe çıkan sesi, jenerik nokia melodisi, havalandırma sesi, tuşlara dokununca çıkan çıt çıt sesler, kahkahanın en yüksek tonu... bardak altlığı, tüm imajlar birbiri üstüne binerek mutlak karanlığı oluşturduğunda sadece havalandırma sesi kalıyor kulaklarda ve kemirdiğim dudaklarımdan bir tuzlu kan tadı alıyorum çok yoğun olmasada...

çok tiz bir ses vardır tam bu anda kulağa gelen, başka yönteme veya soruya ihtiyacın yoktur ama çok yöntem ve ve her yöntemin beraberinde çokça sorusu vardır. Çok yöntem çok soru döne döne birbirine karışır ve kulaktan içeriye giren bir ses girdabı oluşturur, çok tiz bir sestir. Uzun süre öten alarm tizliğindedir. Öten alarmsa huzurunuzun gidiyoruuuuum bye byeeee demesinden başka bir şey değildir.

tüm bu karanlık perdeyi aralayıp gözümü açınca karşı duvara baktığımda gördüğüm tek şey "American Beauty" filmindeki, boşukta süzülen poşettin görüntüsüdür. Kendini iten rüzgara teslim olmuş, uçup hışırdayan poşet... Çok huzurlu bir kare gibi gözükse de içimdeki boşluk ve kafamdaki karmaşayı hiç bir kare daha net anlatamaz...

Parmaklarını sol şakağına bastırıp, yanaklarını hava ile doldurmuştu... ağzından puf baloncukları çıkmaktaydı ve yüzü ekranın ışığı ile parlıyordu. gözleri ekrandan gelen ışığa tepkisini ortaya koyup kızarmıştı. duvara sırtını dönmüş, çenesini kaldırmaksızın gırtlağına doğru 45 derecelik bir açı ile eğmişti. insanın karşıdan bakıldığında göründüğü açıdır bu "boş bakış" açısı... iç acılarının* toplamı ise sonsuza eşittir...

*gülseren'i tanıyan var mı?

pera...

19 Mart 2009 Perşembe

lets think about that selo //sesli düşünüyorum

People say "I want peace."
If you remove I (ego), and your want (desire), you are left with peace.

----

bir araştırma esasında linklerde seke seke bulduğum bir diğer notu da aşağı iliştirmek isterim:

"neticede durmaktır huzur."

------
Ve Gide'nin pastoral senfonisinden bir satır:

"ancak hiçbir şey huzuru aşksız bir itaat kadar gölgeleyemez."


yada temel çözüm "ignorance is a bliss... :)"

4 Mart 2009 Çarşamba

söylediğim bir şey sadece söylediğim anlama gelemez mi?
Altında derinlikler olmadan sığdan kenardan...
bu gün olmamak tercih hakkım olsaydı yanında mı dururdum, asla...
Bundan seni sevmediğim anlamı çıkar mı, çıkmaz.
dedim ya orda durmak istememem asıl yok olma isteğinin kaynağı, sen değilsin. benim işte...

kızma bana, ya da bakma öyle bayık süzük.
sadece sıkılmış olamaz mıyım?
yüzüme gözünü diktiğinde ruhuma uyguladığın şiddetin hesabını soracak yasası yok dilimin.
Dilime can veren beynimin, kelimelere can veren ruhumun mecali yok.

sadece birazcık gidemez miyim?
sakinleşince sular dönemez miyim?
döndüğümde kimseyi bulamaz mıyım?
herkes aynı yerinde olsa bile... herkes aynı yerinde duruyor olsa bile...


fsa... galata..mart 009

21 Ocak 2009 Çarşamba

dialogues with The Gun

- Hi Gun....

- hey.

- how are you doing today?

- i'm ready and you? what are you doing?

- i'm standing here. just looking...to you actually.I'm not ready.

- honey once you feel me on your skin it will never hurt again. you don't need to be ready.

- you say so?

- ı believe that, i'm sure about that indeed. The others told me about this feeling and pleasure ı had once given them.

-so there are others?

-sure. what do you think?

-ı think ı was the only one.

- you can meet the others if you want...just keep me close to you and believe me...

22 Aralık 2008 Pazartesi

dünyaya gelmek

geride bıraktığımız cumartesi günü dünya tarihine pek de yön vermemekle beraber, doğumgünümdü...benim doğum günü heyecanım annemin doğum sancıları ile benzerlik gösterir. Nasıl mı? Hemen anlatayım. Annemler 19 Aralık gecesi bir arkadaş ziyaretine gittiklerinde geceyi benim doğumumla noktalayacaklarını bilmiyorlardı. Ama sıklaşan sancılar şahsım adına bir devrin kapanışının yaklaştığının habercisiydi. Ben de 19 Aralık 2008 Cuma gecesi, içimde hep bir sancı hissettim, bir gün sonrasının nasıl geçeceğini planladım. geride kalan bir yaşa şöyle bir baktım. Gördüğüm şeyler sevindiriciydi... Hücrelerime kadar mutlu olduğumu hissettim. Heyecanlı sancı da ordaydı tabi...

Arkadaşının getirdiği her şeyi yiyen annem sancının yemek yemekten mi yoksa benim içerde sıkılmaya başlamamdan mı olduğunu kestiremez halde eve döndü. Ama o gece onları uyutmaya hiç niyetim yoktu. Haydiiiiii dememle beraber annemler çantalarını hazırlayıp gecenin bir vakti, soğuk bir Ankara'da Güven Hastanesinin yolunu tuttular.... Doğuma daha 3 saat vardı...


20 Aralık 2008 tarihinde sabah olduğunda çoktan doğmuştum. Ama herkesin iş saatine uyması için hep akşam saatlerinde kutlanan doğumgünlerinden biriydi benimkide, ve sanki henüz doğum olmamış, dünyaya gelmemiş gibiydim gün içinde, heyecanlı, mutlu, plesentasının içinde doğumu bekleyen bir bebek gibiii... Bu şekilde işe gidip 3'e kadar çalıştıktan sonra, dünyaya geldiğimde benimle olmayan saçlarımı bir şekle sokmak üzere kuaföre gittim, bu gün onlarında doğduğu bir gündü ne de olsa ve iyi gözükmek onlarında hakkıydı... Eve döndüğümde pek de istediğim gibi olmayan kendi doğum günü pastamı yaptım... Şarabımı açtııım ve tadını çıkardım...


23 yıl önce 20 Aralıkta saatler 18.30'u gösterdiğinde annem taburcu olmaya hazırlanıyordu... Dışarda deli gibi kar vardı... Ve kapıdan çıktığında, hep ayaklarımın altında serili olmasını dileyeceği kıpkırmızı bir halı, karda kaymasın diye onu bekliyordu...

Şişenin sonlarına yaklaşmış gelmesini beklediğim misafirlerimin nerede kaldığını merak ediyordum ki kuzenlerim aradı... Dünyanın sayılı süper kardeşlerinden olan kuzenlerim, ellerinde hediyeleriyle eve geldiklerinde artık sevincim karnıma sığmaz haldeydi ve mutlu olduğum bu anı sürekli doğurmak istedim... Olduğum, olmadığım, olamadığım her şeyi çok sevdiğimi hissettiğim saniyelerden birini geride bırakıp heyecanlı bir şekilde hediyelerimle ilgilenmeye başladım....

Zil tekrar çaldığında artık doğduğumu ve büyüdüğümü biliyordum. iş arkadaşlığından öte bir paylaşımla sevdiğim, hayatıma nüfuz eden "bikgiller"in bir kısmı gelmiştiii. Ellerinde yemekten ölünesi materyalleriyleeee....

Güldüm, çok güldüm... Bir süre sonra sesler plesentanın içindeki gibi derinden ağır kahkahalar halinde gelmeye başlamıştı. Hayatımı üçüncü bir göz olarak izlediğimi zannettiğim yani alkol derecesinin beynimi yormaya başladığı o dakikalara girmiştimmm... Herkesi tek tek izledim...

Evden çıkıp bir ayrı sancı olan beyoğlu'na gittiğimizi tahmin edebilirsiniz belki...

"bu gün çok yorulmuşsan,her yerde arayıp bir türlü bulamamışsan,o seni unutmuş sen unutamamışsan,kalbinin kuşu uçmuş sen tutamamışsan: haydi gel, gel içelim, derdini alda gel haydi gel içelim bu evrende bir tozsun tarih seni unutsun, haydi gel içelim" diyen adamı ve ona eşlik eden sesleri dinledim. "haydi gel içelim...yerlere düşelim..."

Adamın benle konuştuğunu zannedecek kadar iddialı bir aralıktaydım. Ben de haydi madem dedim... haydi geldim ben içelim...mantıksız cevaplar veriyorum bazen ne diyebilirm ki...


Sabah 4'e doğru eve geldim, az önce konuşuyor olduğum, haydi gel içelim diyen beyefendinin yerlere düşelim çağrısını da dikkate alıp bir kadehi daha bünyeme dahil ettikten sonra... hatırlamıyorum...

yatağa uzandım...

23 yıl önce bu saatlerde uykumda huzurlu bir ses çıkarttım. Henüz uyumamış, yattığı yerden beni duyan annem ayaklarını karnına doğru çekip huzurlu bir tebessümde bulundu... kendi imkanlarımı kullanarak dünyada olduğum ilk gündü....

yarınsa uzun bir iş günü beni bekliyordu...


special thanks to...SG, EÖ, BA, BE, BD, AD, HGİDA....:)

1 Aralık 2008 Pazartesi

19 Kasım 2008 Çarşamba

ve artık...

yanan son mumdu belki de, bir gün kapımı çalmana dair ümidim...
sonsuz bir karanlık yayılıyor karın boşluğumdan dünyama
çünkü değişiyor adresim...

hayal ettiğim vedaların hiçbirini yapamadık seninle
hoşça kalmanı diledim....hep diledim sen bilmedin

kumarı biraz sevseydin, bahse girseydik, her bahasi kazanmıştın
büyük sözlerimin hepsini yedim...

şimdi gerçekten gittiğimi,
şimdi gerçekten bittiğini biliyorum...
umuyordum eskiden, zamanı geldi sanki...
şimdi unutuyorum.

14 Kasım 2008 Cuma

...madım gitti....

yeni bir durum var ortada cereyan eden,
ah neyin yeni olduğunu bir anlayabilsem...
bu telaşınızın sebebi ne
bu gözlerinizdeki üzüntünün peki

eski bir tat var hüznünüzde tanıdık gelen
ah ne tadı olduğunu bir anımsayabilsem..
bu kırışıkların sebebi ne
bu saçınızdaki beyazların peki

korkutan bir ton var konuşmalarınızda,
ah ne dediğinizi bir duyabilsem...
bu diyaloğun sebebi ne
bu vücut dilsizliğinin peki

komik bir yanı var bu yeniliğin
ah neyin yeni olduğunu bir anlayabilsem
her şey hep olduğu gibi,
hep olduğu gibi olan yeniliğin kendisi mi?

senelerin kıymetini, gözlerinin söylemini...
bilemedim,
okuyamadım,
duyamadım,
sezemedim,
anlayamadım,
hatırlayamadım,
tadamadım,
öğrenemedim...

GİTTİ...